Çarşamba, Şubat 29

Another Earth (2011)


2011 yapımı Another Earth yönetmen Mike Cahill’in ilk filmi. Aynı yıl gösterime giren Melankoli ile çok karşılaştırılıyor. Lars Von Trier’in filmini henüz izleyemediğim için beklemedeyim.


Başrollerde Rhoda’yı Brit Marling, John’u ise Lost dizisinde Ethan Rom olarak tanınan William Mapother oynuyor. Ethan Rom isminin manifestoda olmayan yolcu için “other man” kelimesinin yerleri değiştirilerek elde edildiğini bir not olarak ekleyelim.


Düşük bütçeyle çekilen dram-bilimkurgu kategorisindeki Another Earth, yavaş akan ve insan ruhuna işleyen ritmiyle dikkat çekiyor. Maalesef Türkiye’de gösterime girmediği anlaşılıyor. DVD’si çıktığında farkedip kiraladım. Bir kez izleyebildim. Sonunu anlayamadım. Eksik parçalar kaldı.


Internet’in de yardımı ile son sahneyi anladım. Ve Another Earth’i izlenmesi gereken önemli filmler kategorisine yazdım...


Rhoda 17 yaşında MIT’e kabul edilir. İçki içilen kutlama akşamından sonra yola koyulur. Radyo’da İkinci Dünya olarak isimlendirilen bir gezegenin keşfedildiği haberine kulak kesilince, kavşakta bir ailenin yokolmasına neden olur. Kazadan sadece ailenin babası John komaya girdiği halde kurtulmuştur. Reşit olmadığı için John’a Rhoda’nın ismi verilmez.


Rhoda 4 yıl hapishanede yatar. Çıkacağı günlerde İkinci Dünya ile iletişime geçilmiş, seyahat planları yapılmakta. Sadece ellerini kullanabileceği, insanlardan uzak bir iş arar. Bir okulda hademe olarak çalışmaya başlar.


Bu arada internet’te “İkinci Dünya’ya neden sizin gitmeniz gerektiğini yazın. Kazanan olursanız, uzay mekiği için bir bilet kazanacaksınız.” İlanını görür. İkinci Dünya’ya gitmek milyonlarca dolardır. Rhoda bu şansını tereddüt etse de kullanmak ister. İçinde bulunduğu ruh halini de ifade eden anlamlı bir yazı gönderir: Yeni kıtaları keşfeden gemilerde toplumun dışladığı en alttakiler vardı der...


Televizyonda dünyalararası ilk bağlantıya tüm insanlar canlı yayında şahit olurlar. Kontakt kuran biliminsanı ile karşı taraftaki kişi aynı isimdedir.. Farkederler ki, çocuklukları aynıdır..vs.. Paralel evren keşfedilmiştir!


Bir yandan derin ve acımasız pişmanlık Rhoda’yı John’u bulmaya iter. John yaşadığı trajik olaydan beri derin depresyonda evinde yaşamaktadır. Temizlik elemanı olduğunu söyleyen, ücretsiz evini temizlemek isteyen yabancının kim olduğunu anlamaz. Gelip gitmeler yakınlaşmayı da beraberinde getirir.


John ve Rhoda’nın birer sevgiliye dönüşeceğini beklediğiniz sahneden sonra dikkatle izlenmesi gereken yerler başlıyor: Bir sürü sorunun peşine düşebilirsiniz artık:

-İkinci Dünya mevcudunun gerçekten bir paralel evreni midir? Bu dünyanın aynası mıdır?

-Eğer bir aynadan bahsediyorsak, peki biz onların bir yansıması olamaz mıyız?

-Orda da John’un ailesi ölmüş müdür? Rhoda perişan mıdır?

-İkinci Dünya’ya gitme şansınızı başkasıyla paylaşır mıydınız?

-Ölmeniz yüksek ihtimal bile olsa bu seyahati yapar mıydınız?

-Yoksa herkes kaderini mi yaşar...


Filmin fragmanı için tıklayınız.

Pazartesi, Şubat 20

MEDIANERAS (2011)


“Nerde arayacağımızı bilmiyorsak aşkı nasıl bulabiliriz?”

Yönetmen: Gustavo Taretto (Arjantin)







Mariana (Pilar Lopez de Ayala) : mimar diplomalı ama vitrin dekorasyonu yaparak geçimini sağlıyor. 4 yıllık birliktelikten sonra, sevgilisiyle aslında ayrılık biriktirdiklerini birdenbire farketmiş, yalnız düşmüş, yarasını sarmaya çalışıyor. Gözlerinin altı mor halkalı güzel bir kızcağız.
“-Suyun insanı sakinleştirdiği söylenir, yüzmeye başlamak lazım…”







Martin (Inés Efron): 30lu yaşlarında… web sayfaları ve bilgisayar oyunlari tasarlıyor. Birçok fobisi var, endişe atakları geçiriyor. Gözkenarlarındaki çizgiler hafiften kendini belli etmeye başlamış. Uzun süre ekran karşısında hareketsiz kalmaktan boynundaki omurlar çatırdıyor,
“-yüzmeye başlamak lazım!”

Martin, Mariana ve  binlerce ve binlerce ve binlerce insanı kuşatan, hapseden devasa bir şehir…Buenos Aires.

Çarpık kentleşme, baz istasyonu-kablo-anten kirliliği, kalabalık caddeler, itiş kakış…

Bir hengamenin ortasında nefes almaya çalışan genç insanlar vardı.

Martin ve Mariana, aynı cadde üzerindeki iki farklı apartman dairesinde, birbirlerinden habersizce hayatı sürüklüyorlardı…birbirlerine o denli ihtiyaçları varken aynı kaldırımda farklı yönlere yürüyen iki yabancı olarak.

Üç milyonluk şehirde, bu iki gencin umutsuzca adımladığı yollar en sonunda birbirine bağlanır mı?

Ya da:

  • 50 daireli bir apartmanda yaşadığımız halde kendimizi nasıl bu denli yalnız hissedebiliriz?
  •  Internet üzerinden gerçekleştirilen iletişim bizi birbirimize yaklaştıriyor mu yoksa daha kalın duvarlı bir tecrit kalesi mi inşaa ediyoruz?
  •  ileriyi görenler gelecekteki iletişiminin fiber optik kabloda olduğunu söylüyorlar… işyerinden çıkarken bir düğme ile evdeki kaloriferi çalıştıracakmışız… Sıcak bir evde kapıyı açıp sizi karşılayacak biri olmadıktan sonra neye yarar ki ?



Bu filmi kimler izlemeli ?:

-  gerçek aşkı aradığını iddia edenler,
-   gerçek aşkı bulamadığından şikayet edenler,
-    uzun aramalardan sonra gerçek aşkı bulduğunu hissedenler,
-    hayatının bir döneminde okumak veya çalışmak amaçlı, adı Istanbul olan kaynayan kazanda ikamet etmiş olanlar, hala ikamet etmek zorunda kalanlar,
-     metropollerdeki hayat tarzına  mizahi, zekice ve oldukça estetik bir bakış düşürmek isteyenler (özellikle mimar ve şehir plancıları),
-   kişisel facebook profili olmayanlar ve açmamakta dinazorvari bir inadı sürdürenler,
-   şu cümleyi okuduğunda altını çizen, kenarına notlar alan ya da gönlündeki işaretlerden birine karşılık geldiğini hissedenler:


"...insan mutlu olmak için aşık olmaz.
Aşk bir kaçınılmazlıktır " (*)

Yaşamın, hiç de aramazken karşınıza çıkarıverdiği küçük bir mutluluk anı gibi akan bu filmi sakın ISKALAMAYIN !…







(*): Sairin Romanı, Murathan Mungan, Metis Yayınları, 2011.

Pazar, Ocak 29

MR. NOBODY / BAY HİÇKİMSE (2009)



Unutuluş melekleri, işaret parmaklarını dudaklarımıza götürür ve dudaklarımızın üstünde bir çukur bırakarak bu dünyaya gelmeden önce olduğumuz yerde gördüklerimizi hatırlamamamız ve söylemememiz için mühürlerler.


Ama beni mühürlemeyi unuttular...


Zaman tek yöne akıp gidiyor. Geçmişe doğru hatırlayabiliyoruz ancak geleceği göremiyoruz. Ama ben görebiliyorum. Çünkü ben Nemo'yum yani "Bay Hiçkimse"...

***

Bu film; rastlantısallık ve kelebek etkisi gibi kavramlar üzerinden, "her seçim aslında bir vazgeçiştir" prensibini alaşağı edercesine, sonsuz olasılıklı bir yaşamın mümkünlüğünü savunuyor. En azından bu ütopya üzerine düşünmemizi istiyor. "Aslında gerçekten var mıyız?" diye izleyiciye sorgulatıyor. Filmin aynı zamanda senaryo yazarı da olan yönetmeni Jaco van Dormael filmini şu sözlerle özetlemiş:

"herkesin karşılaşabileceği sonsuz olasılıklar hakkında gerçekten de yüksek bütçeli deneysel bir film"

Eğer geleceği görebilseydik, bu, yaşayacağımız olumsuz şeyleri eleyip, filtreleyip bizi temiz ve sıkıntısız bir yaşama mı kavuştururdu? Yoksa, sürekli hayatımızdaki nirengi noktalarına dikkat etmemiz konusunda bize baskı yapan sıkıcı bir karabasana mı dönüşürdü?

Peki ya hiç seçmek zorunda kalmasaydık, verdiğimiz ve veremediğimiz kararların sonuçlarına katlanmak zorunda olmayıp sonsuz olasılığı birlikte yaşasaydık? Hayaller, hatıralar, düşler birbirine geçse bununla baş edebilir miydik?



15 yaşındaki flörtünüze onu sevdiğinizi söylemek varken, ergenliğin kontrol edemediğimiz dürtüleriyle ters bir söz söylemeseydiniz ikinizin yaşamı acaba nasıl akardı?

Güzel bir günde evde oturmak yerine dışarı çıksaydınız acaba hayatınızın aşkıyla mı karşılaşacaktınız?

İnternette gördüğünüz o iş ilanına "niye beni seçsinler ki" karamsarlığıyla CV'nizi göndermekten vazgeçmeseydiniz acaba hayalinizdeki işi yapıyor olup daha mı mutlu olacaktınız?

Bunları asla bilemeyeceğiz...

Peki bu hayattaki yol ayrımlarına geri dönüp denemediğiniz yolu seçme şansı elimizde olsa alternatif hayatımızın ne olduğunu görmek dahası yaşayarak deneyimlemek ister miydiniz?


"Yaşayabileceğim tüm hayatlardan vazgeçtim. Seninle birlikte olabilmek için..."

Filmimiz kelebek / domino etkisi, karma felsefesi ya da adına ne derseniz deyin, ilgisiz gibi görünen olayların ve tavırların birbiriyle ilintili olduğunu ve yaşadığımız gerçekliği etkileyebileceğini savunuyor.



Siz hiç aşkınızı, daha ucuz diye almayı tercih etmediğiniz bir kot markasının üretildiği fabrikanın kapatılması sonucu işini kaybeden bir işçinin evinde umutsuzca yumurta haşlarken oluşturduğu klimatik bir etkiyle iki ay sonrası sebep olduğu ani bir yağmurun bir damlasıyla elinizde tuttuğunuz ve sevgilinizin telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı ıslatarak mürekkebini akıtması sonucu numarayı kaybettiğiniz ve onu arayıp bulamadığınız için yitirdiniz mi?



YARATICI FİKİRLER

Çocuk halimizle ve çocuk gözümüzle, yaşadığımız anıları / düşünceleri aklımızdan geçirirken bunun izleyiciye sahnede bir tiyatro izliyormuşçasına nakledilmesi.

Aralarda belgesel tadında çok orijinal bilgilerin ve teorilerin izleyiciye verilmesi. "Big Bang" i hepimiz biliyoruz peki "Big Crunch" hakkında fikriniz var mı?

ÇOK GÜZEL ÇEKİMLER

Sahneler arası yaratıcı geçişler

Bir yağmur damlasının yeryüzüne düşüşünün gökyüzünden görüntülenmesi

Çürüyen bir tabak meyvenin ve ölmüş bir sıçanın nasıl değişim geçirdiğini gösteren sahneler

Zamanı geri döndürürcesine yapılan geri çekimler

Hızlı ve yavaş çekimlerin aynı karelerde birleştirilerek kullanılması

GÜZEL BENZEŞMELER

Paralel evrenlerde farklı yaşamlar arası geçişlerde doğanın / çevrenin kurgu şeklinde bir puzzle parçası gibi şekillenmesi, Truman Show'da düzmece dünyanın setlerini çağrıştırdı.

Daktiloyla yazılan bir senaryonun filmleşmiş görüntülerinin daktiloya her tuşlayışta kesintiye uğraması; bir yaşamın senaryo kurgusuyla şekillenmesi fikri yine sinekiyatri'de yer verdiğimiz "Stranger Than Fiction" filmine göndermeler yapıyor gibiydi.

Yaşam kararlarını bir paranın üzerine evet / hayır şeklinde yazıp ne geldiyse ona göre hareket etmesi Luke Rheinhart'ın "Zar Adam" kitabında rastlantısallık teorisine göre yaşam seçmeyi andırıyordu.

GÜZEL SÖZLER / REPLİKLER

"Seçim yapmadığın sürece her şey mümkün kalır"
"Dünya yaşıyormuş gibi davranmaya karar veren insanlarla dolu. Peki gerçekten yaşıyor muyuz?"
"Yaşayabileceğim tüm hayatlardan vazgeçtim. Seninle birlikte olabilmek için..."
"117 yaşındaki biri için doğum günü pastasındaki mumlar pastadan daha fazla para tutar"
"Hayat bir oyun bahçesidir"
"ZWANGZUNG: Bazen en iyi hamle hiç kıpırdamamaktır"
"Everything could have been anything else and it would have just as much meaning" (Tennessee Williams, Amerikalı oyun yazarı)



Filmin soundtrack müziğini yönetmenin abisi Belçikalı müzisyen Pierre van Dormael yapmış.

Filmde kullanılan diğer film müzikleri ise şunlar:

The Chordettes - Mr. Sandman
The Pixies - Where Is My Mind
Gabriel Fauré- Pavane Op. 50
Buddy Holly - Everyday

Bay Hiçkimse'yi Jared Leto oynamış, Sarah Polley ve Diane Kruger eşlik etmiş.

Film 29. İstanbul Film Festivali'nde ödül almış. Ayrıca 2009 Toronto Film Festivali ve 66. Venedik Film Festivali için de yarışmaya seçilmiş.

Filmin IMDB linki için tıklayınız
Filmin fragmanı için tıklayınız

Salı, Ocak 24

LE HAVRE (2011)

L'argent ne circule qu'au crépuscule
Para ancak alacakaranlıkta dolaşır…
iyi insan olmakla ilgili duygular, bizim büyük çaresizliğimizden hatıra kalan sahnelerle aklımda dönüp dursunlar…
kafadengi programındaki kafa dengi abiler, tam da güzellik=iyilik=gerçek diyerek sohbeti derinleştirirken…

ve/fakat bir yandan da…sevdiklerimden uzakta bu gri Pazar öğleden sonrasını nasıl çekilir kılabilirim derdindeyim.
Belki şehre bir film gelir…?
iyi insanların, basit, organik, şakacı bağlarla yardımlaştığı bir film...
Senaryo, yapım, yönetim : Aki Kaurismäki


- Avrupa sinaması şimdiye kadar, sürekli olarak kötüye giden ekonomik, politik krizden, bunların da ötesinde, hiç çözülmemiş göçmen sorununa evrilen ahlaki krizden, göçmenlerin yabancı ülkelerden gelip Avrupa Birliği sınırları içine girmeye çalışırken genellikle maruz kaldıkları kötü muamelelerden pek söz etmedi.
Benim bu problemin çözümüne dair bir yanıtım yok, fakat yine de konuya (filmim gerçekçi olmasa da) değinmek istedim.
Işte bu amaçla yollara düşmüş Aki Kaurismäki… Italya'dan Hollanda’ya denize kıyısı olan ülkelerdeki limanları tek tek dolaşmış… malum, göçmenler yük gemileri, balıkçı tekneleri veya kayıklarla önce bu ülkelere (Yunanistan, Italya, Ispanya…) ulaşmaya çalışıyorlar.
Bu şekilde araya taraya filmin çekileceği liman şehrine karar veriliyor: Fransa’da Le Havre...
Le Havre limanında bir ülkeden diğerine aktarılmayı bekleyen içleri çeşit çeşit mallarla dolu yığınlarca kutu (konteyner) var. Bazı kutuların içinde ise aç-susuz-havasız bekleşip duran insanlar…
-Fransa’da bizim mottomuz « özgürlük, eşitlik ve kardeşlik »tir
(“Liberté, égalité,fraternité”).
Sanırım bunların içinden sizin filme dahil ettiğiniz « kardeşlik »idi ?
- Diğer ikisi zaten her zaman fazla iyimserdi. Fakat kardeşlik, …onu heryerde bulabilirsiniz, Fransa’da bile!
Fransa’daki kardeşlik Marcel Marx‘in çevresinde (André Wilms) örülüyor filmde. Çok sevgili karısının, mahalle esnafının sade hayatları çevresinde… Tabii bir de sevimli köpeği Leika var.

Marcel Paris’teki yazarlık macerası başarısızlıkla sonuçlanınca kendini bu liman şehrinin hayata tutunabileceği bir mahallesine atmıştır... Ayakkabı boyayarak, evde bir çorba kaynatacak, akşamları da bir-iki tek atabilecek kadar gelir sağlamaktadır…
Derken bu mahallenin odağına bir çocuk yerleşir.
Aslında Ingiltere’deki annesine ulaşabilmek üzere yola çıkmış ve Le Havre limanında polisle burun buruna geldiğinde kaçmayı başarmış Afrikalı Idrissa.

La Havre’daki kenar mahallelerde de tıpkı bizim toprağımızda olduğu gibi misafirin baş üstünde yeri var…davetsiz bile olsa.

Çürümekte olan insanlığa onurunu geri kazandırma çabası gibi belki, bir masal anlatıyor bize film.

Bugünün şartlarında pek de gerçekçi olmayan…herkesin hatta polis müfettişinin bile vicdanı değerleri olduğu bir masal.
- Her zaman masalların adil versiyonlarını tercih ettim, mesela kırmızı başlıklı kızın kurda yem olmadığı… Fakat gerçek hayatta kurtları bile Wall Street’teki soluk yüzlü adamlara tercih ederim.
Aki Kaurismäki için milliyetler, diller, ülkeler bir sınır teşkil etmiyor. O insan davranışının heryerde aynı olduğunu ta 1990 yılında verdiği röportajlarında da söylemiş, şimdi de aynı çizgide duruyor. 2006 yılında 78. Akademi ödülüne Finlandiya’dan aday gösterildiğinde ABD’nin yabancılar politikasını protesto etmek amacıyla töreni boykot ediyor.
- Film festivalini değil, ABD hükümetini boykot ettim. Havaalanında elimde biletimle beklerken Abbas’ın ülkeye girişine izin verilmediğini duydum. Ve düşündüm ki, eğer ABD hükümeti Iranlı bir film yapımcısını istemiyorsa, Finlandalıyı da istemeyecektir. Ve ben istenmediğim yere gitmem.
Le Havre filminin sinematogrofik referanslarını geçmişte buluyoruz. Yönetmen, Bresson, Becker, Melville, Tati, René Clair, Marcel Carné hepsini bir parça göstermeyi istemiş…hatta kendinden pek fazla birşey katmadığını ifade ediyor [1,2]. Marcel Carné'nin bazı filmleri üzerinde özellikle çalıştığını

- Sinema 1962’de öldü, sanırım ekim ayında idi.
Böyle konuşan bir yönetmenin günümüzde mi yoksa geçmişte mi geçtiği tam belirli olmayan bir film üretmesi şaşırtıcı değil. Her durumda sorun hep aynı sorun. Göçmen sorunu.
-0-
Film bitti.
Bu seferlik iyi bitti… J
Erkenden tenhalaşmış meydandan, kilise çanları eşliğinde ve seri adımlarla uzaklaşırken,
Nedendir bilmiyorum, Aki’nin yaptığı işi Murathan Mungan’ın gölge kuşları’na(*) benzettim.
Işte böylelikle, hatıramda Le Havre’ı izlemek,
Sabırlı ve bilge gölge kuşlarının,

zamana hiiiç aldırmadan,
hüzünlü bir Pazar akşamı üzerinden süzülüp gitmesi gibiydi.
Onlar süzülürken, kanatlarının meydan yerine ve kalbimize düşen gölgelerini,
hiçbir kaba kuvvetin asla çiğneyip geçemeyeceğini bilmek gibiydi.
Böylece süzülerek ufukta kayboldu gölge kuşları.
Puslu bir liman şehrine doğru.
...


Hollywood herkesin beynini eritti. Eskiden, bir cinayet olurdu ve bu hikayeyi anlatmak için yeterliydi. Şimdilerde sırf izleyicinin dikkatini çekebilmek için 300bin kişi öldürmeniz gerekiyor.

Not 1: Le Havre’da 1971 yılında kurulmuş bir Fransiz rock grubu da (Little Bob) filmde mini bir konser veriyor.
Not 2: Geniş spektrumdaki müziklerin listesini aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:
Not 3: Leike yönetmenin kendi köpeğiymiş ve 5 kuşaktır oyuncu olduğu iddia ediliyor...
Not 4: Aki Kaurismäki sevenler 1990 yılında verdiği şu röportajına bir gözatsın derim
Not 5: Bu arada sevenlerine bir müjde: Fransa’daki Le Havre, yönetmenin başka ülkelerin başka şehirlerinde çekmek istediği bir trilojinin ilk filmiymiş…
Not 6: Göçmen sorunu ile ilgili sinekiyatri sayfalarında gündeme alınan diğer filmler:
Cennet Batıda, Illégal, Lorna'nın Sessizliği, Sonsuzluk ve Birgün, Biutiful
Kaynaklar:
2- http://soundcolourvibration.com/film-reviews/le-havre-from-director-aki-kaurismaki/

(*): Murathan Mungan, "Sairin Romanı", Metis Yayinlari, 2011

Perşembe, Ocak 19

Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)




Bir Zamanlar Anadolu’da, çeşitli önyargılar sebebi ile Nuri Bilge Ceylan sinemasından uzak durmuş benim gibi seyircileri bile 157 dakika boyunca ekrana kilitlemeyi başaran bir film. Yönetmen süre konusunu, sinema sektöründeki 90 dakikalık film yapma dayatmasına tepki olarak açıklıyor röportajda.. Filmin ilk yarısında sinemadan çıkan seyircileri elemek istemiş..

Her bir oyuncu yeteneklerinin limitlerini zorlamış görünüyor.. Özellikle muhtar, savcı, doktor ve Arap Ali’yi daha çok beğendiğimi belirtmek istiyorum.. Yılmaz Erdoğan’a ise ayrıca değinmek lazım gelir. Futbolda bazı oyunculara teknik direktör sınırsız özgürlük tanır.. Belli bir mevki ya da görevi yoktur. Serbest oyuncu denir. Yılmaz Erdoğan’ın durumu da bana öyle geldi işte.. Beğendim beğenmesine.. Velhasıl oyunculuğu eski rollerini hatırlatmadı değil. Fırat Tanış çok az konuşuyor. Amma velakin duruş bakış 10 numara.

Filmdeki komedi unsurları, detaylar enternasyonel düzeyde algılanabilir mi? Emin değilim.. Pek ihtimal vermiyorum hatta. Eğer öyle olabilseydi, eser çok daha iyi yerlere gelirdi.

Film bittiğinde örneğin Haneke’nin Cache filminde olduğu gibi bir sürü soru işaretini seyircinin kucağına koyuyor, düşünmeye itiyor.
-Savcı’nın hikayesindeki kadın kimdi? –Bu sorunun cevabı basit.
-Gündüzler torbaya mı girdi de, ceset gece aranıyor?
-Doktor otopside cezayı arttıracak bir gerçeği neden gizlemek istedi? (Sağol kelimesi tek başına yeterli miydi?)
-Katil acaba doktorun saf duruşundan az ceza alabilmek adına faydalandı mı?
-Bu hikayeyi kimin ağzından dinliyoruz? Doktor’un mu?

Coen’lerin Fargo’sunda olduğu gibi: Acımasızca işlenen cinayet ve soruşturması etrafında dönen birsürü komedi unsuru..
-Savcı’nın en trajik sahneleri izlediğimiz sırada espri yapıp cesedi Clark Gable’a benzeterek kendi gençliğindeki lakabını etraftakilere dolaylı yoldan aktarması.
-Arabaya maktülle birlikte konan, tarladan aşırılmış kavunlar.
-Muhtar’ın evinde cinayete yardımla suçlanan çocuğun kola istemesi..

Almodovar’ın Volver’i de anıldı belki: Günler önce ölen adamın bir gün önce kasabada dolaştığı, “göründüğü” rivayeti var...

Pulp Fiction’da uzayıp giden ayak masajı sahnesiyle de Bir Zamanlar Anadolu’da filminde manda yoğurdu üzerine dönen muhabbeti benzeştirebiliriz sanırım.

Sinekiyatri’de çok güzel bir yazı ile aktarılan Bir Zamanlar Batıda’ya ise ismi, uzun tek planları ve ters köşeleri ile yaklaşıyor diyebiliriz. Bir an önce Sergio Leone’nin unutulmaz filmini izlemek istiyorum.

Diğer yandan da Vavien’i hatırlattı: Kasabada geçmesi suç unsurunun etrafında dönen kara mizah öğeleri barındırması.. Kasaba’daki bürokratik hiyerarşiye değinmesi vb.

"Bir Zamanlar Anadolu’da"nın İran Sineması’nı andırdığını anlatan yazılar okudum. Filmleri bulursam izlerim.

Bir Zamanlar Anadolu'da komedi unsurunun temel öğesi birçok zıtlık ve çelişki barındırıyor:
-Doktor en baştan beri gerçeğin ortaya çıkması için otopsiyi savunurken, gerçekleri otopside örtme yolunu seçiyor.
-Domuzbağı ile niye bağladınız diye sorarlarken, yine çözümü domuzbağı yapmada aramaları.
-Savcı espri yapıp ortamdaki ciddi havayı kendi dağıttığı halde, insanları ciddiyete davet ediyor.
-Arabın ve köy muhtarının karşılıklı olarak birbirlerini “eşekçi” olmakla suçlamaları.


Yönetmen sinemayı çok sevmediğini, edebiyata meyil verdiğini söylüyor.. Zaten film de bir kitap gibi.. Bir solukta okunup bitirilen cinsten.. Özellikle Çehov’un hikayelerine bakmak lazım NBC’yi anlamak için...

Sarsılan elma ağacından düşüp bayır aşağı yuvarlanan elmayı gözünüzü kırpmadan izliyorsunuz. Hipnotize edici bir an..

Ana temayı yönetmen “kasaba ahlakı” olarak açıklıyor.. Kasaba ahlakı ne demek? Komiserin şoförlüğünü yapan Arap Ali, adliyenin şoförü Tevfik’i çekiştiriyor. Savcı komiseri, komiser savcıyı... Böyle böyle bir bakıyorsunuz film boyunca devam eden bir dedikodu, bir çekememezlik, kendini beğenmişlik.. Yetki tartışması ve kavgasının yarattığı aksaklıklar.. Aslında bu aksaklıklar sadece kasabalara özgü değil. İçinden bürokrasi geçen her yerde görülebilir.

Kazma ve kürek taşıyan iki adam var: Komiser bunları hep “kazma-kürek” diye çağırıyor.. Ancak ikisinde de sadece kürek olduğunu anladığımız an çok tanıdık ve komik geldi nedense.. Ceset torbası unutulmuş. Cesedin konabileceği bir ambulans vb. yok ortada..

Filmde diğer bir çelişkili durum ise görünürde kadın olmamasına rağmen gerek komiserin karısı gibi telefonla arayarak, gerekse savcının ve doktorun geçmişinde olduğu gibi.. ve hatta bi ara filmin orta yerinde muhtarın evinde karşımıza kısa süreliğine çıkıp ağırlıklarını olanca gücüyle hissettiriyorlar. Hatta komiser diyor ki, nerede bir cinayet var orada kadın arayacaksın.

Sistemin insanları yabancılaştırdığına dair güçlü duygular hissettim izlerken: Filmin bütününde ölümün karakterlerce algılanış biçimi. Acımasızca işlenen cinayete karşın kişilerin yaklaşımları vb.

Çocuklar büyüklerin günahlarının bedelini ödemektedirler ve sistemin çarkları onları da içine çekmiştir. Babasının katiline taş atar. Morg’da otopsiyi bekler ve sonra hayatın rutinine devam eder.. Çocuğun topu okul bahçesine geri gönderme sahnesinde "normal hayata geri dönüş" mesajı seyirciye güçlü bir şekilde veriliyor diye düşünüyorum.

Arap Ali’nin diğer karakterlere göre dertleri daha bi derindir sanki.. Biz hep buradayız, siz bir gün gideceksiniz manasında: “Ne olacak ki, bir zamanlar Anadolu’da başıma şöyle şöyle işler gelmişti dersin anlatırsın çocuklarına, bir masal gibi…”

Muhtar rolü ile gönülleri feteden Ercan Kesal 50 yaşında bir tıp doktoru. Senaryo’da önemli bir payı olsa gerek. Çünkü mesleğinin ilk yıllarında Keskin’de görev yapmış. Filmde doktorun diğer karakterlerden bir farkı göze çarpıyor: Herkes bişeyler alıp götürme telaşında iken doktor cinayet şüphelisine sigara veriyor. Arap Ali elma, kavun topluyor başkasına ait tarlalardan, köylülerden bazlama istiyor. Savcı muhtardan bal alıyor. Komiser ilaç peşinde. Ama otopsi sahnesinde anlıyoruz ki, bizim doktor da herkes gibi olmuş.

Kimler izlemeli:
-Şimdiye kadar Nuri Bilge Ceylan sinemasına uzak duranlar.
-Anadolu’da görev yapmış devlet memurları.
-Herbir saniyesi fotoğraf karesi dokusunda filmleri sevenler.
-Coen sinamasını takip eden, kara mizahtan hoşlananlar.
-Çehov okuyanlar. (...Yalnızca uzaklarda, çok uzaklarda, herhalde kasabanın dışında, bir köpek ince kısık sesiyle havlayıp duruyor. Ortalık neredeyse aydınlanmak üzere...)
-Neşet Ertaş sevenler. Aklıma geldi de: Ne güzel gitmiş arabada yağmurlu havada Neşet Ertaş.. Keskin ilçesi yıllar sonra Neşet Usta’yla yeniden buluşmuş. O arabada olmak istedim bir an..

Pazar, Ocak 8

Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2011)



Bu filmin TEK talihsizliği ismindeki ‘çaresizlik’ kelimesidir.



Anadolu coğrafyasında,
genel geçer, kemikleşmiş ve kronikleşmiş pekçok yargının
karşı cephesinde yer alıp da,
kadın-erkek ilişkisi ve dostluğa dair

bu denli alternatif bir önermesi olan bir filme bu ismi yakıştıramadım.


Film Barış Bıçakçı’nın aynı isimli romanından uyarlanmış… kitabın ismine sadık kalınması gerektigi düşünüldü belli ki...
bloglarda önceden romanı okuyup filmi tutuk bulanlara rastladım...ben de filmden çok keyif almış biri olarak tersini yaparak romandaki çaresizliğin peşine düşmek istiyorum.
izlerken hissettirdikleri: baştan sona ölçülü, gayet gerçekçi, çok leziz ve her dakikasi yüz güldüren bir samimiyette….tam kıvamında !
Tüm oyunculuklar iyi ama özellikle Ilker Aksum (Ender) ve Fatih Al (Cetin) rollerini nasıl da güzel giyinmişler…Canlandırdıkları karakterlere nasıl da yakışmışlar !!
Yönetmen Seyfi Teoman’in ikinci uzun metrajlı filmi ve geçtiğimiz yıl 61. Berlin Film Festivali’nde Yarışma bölümüne seçilmiş.


Filmin konusu kendi web sayfasında çok güzel özetlenmiş [1]:


 Lise yıllarından beri sıkı dost olan Ender ve Çetin, uzun yıllar ayrı kaldıktan sonra, Çetin’in Ankara’ya dönüşüyle tekrar biraraya gelmişler ve ilk gençlik hayallerini otuzlu yaşlarının sonunda gerçekleştirip, aynı evde yaşamaya başlamışlardır.
Günün birinde Almanya’da yaşayan yakın arkadaşları Fikret, Türkiye’de bir trafik kazası geçirir. Kazada Fikret’in Ankara’da yaşayan anne ve babası ölür, kendisi de yaralanır. Almanya’ya dönmesi gereken Fikret, Ender ve Çetin’den, Ankara’da üniversite öğrencisi olan kız kardeşi Nihal’in okulunu bitirene kadar, iki yıl boyunca, onlarla kalmasını ister.
Üçüncü birinin eve gelmiş olması ilk başlarda ikisini de rahatsız eder, ölümlerin travmasını atlatamayan Nihal de onlarla iletişim kurmak istemez, ama zamanla birbirlerine alışırlar. Aralarında ev merkezli üçlü bir yakınlık oluşur. Nihal çevirmen olan ve sürekli evde çalışan Ender’le daha entelektüel düzeyde bir iletişim kurmaya çabalarken, mühendis olan ve akşamları eve gelen Çetin’le daha çok gündelik hayatın pratiği üzerinden ilişki kurar. Kaçınılmaz olan gerçekleşir ve görünüşte koruyucu, kollayıcı, soğukkanlı, ne yapması gerektiğini bilen, Nihal yaşadığı felaketten makul adımlarla uzaklaşsın diye ona nerdeyse ebeveyn olan Ender ve Çetin, birbirlerinden habersiz bir şekilde Nihal’e âşık olurlar.

Tüm bu süreç Ender ve Çetin benzersiz dostluğu üzerinde hayat bulur: Aralarındaki aşka benzer yakın dostluk, ortak geçmişlerinin mitolojisi, zamanın geri döndürülemezliği...






Üniversiteli bir genç kız, orta yaşlarına merdiven dayamış iki ‘abi’ ile aynı evi paylaşmaya başlarsa eskiler bu duruma ATESLE BARUT der. :-)






Kadına şiddet,
Aile baskısı,
Kadın cinselliğinin istismarı gibi problemlerin artan bir sıklıkla yaşanıp tartışıldığı…
Tartışıldıkça kanıksanıp sıradanlaştırıldığı bugünün ortamında
Buyrun bir de bu filmin bize açtığı pencereden bakın ilişkilere…

Gönül ferahlığı ile tavsiye ediyorum.
Mutlaka izleyin.

Bu film sizde çok rafine tatlar bırakacak.
Ruhunuza ince ince sızan ve …
Herşey gelip geçer…
iyilikler ve dostluklar kalır diye düşündüren.

[1]: http://www.bizimbuyukcaresizligimiz.com/

Salı, Ocak 3

Yeni Yil Surprizi

Merhaba Sevgili Okuyucularımız,

2012'de sağlık ve mutluluk dileklerimiz yanında size bir sürpriz yapmak istedik:

Sitemizde yer alan filmleri eğer Türkiye'de DVD olarak temin edilebiliyorsa, talep etmeniz halinde size 15.Şubat'a kadar göndermeye karar verdik.

Yapmanız gereken: sinekiyatri@hotmail.com adresine, istediğiniz filmi ve "Türkiye"deki adresinizi isminizle beraber yazmak. Takipçilerimize öncelik tanınacağı için, sitemizi takip ettiğiniz "kullanıcı adınızı" yazmanızı ya da üye olmanızı öneriyoruz.

Kargo ödemesi tarafımıza ait olmak üzere, mail yollayan ilk 10 arkadaşımıza Sinekiyatri'ye konu olan, istediği filmi orjinal DVD olarak göndereceğiz.

Hediyelerimizi teslim alan arkadaşlarımızın seçtiği filmle birlikte "kullanıcı adını" uygun gormesi halinde sitemizde yayınlayabiliriz.

Sevgi ve saygılarımızla,

Sinekiyatri

NOT:
12.Ocak.2012 Perşembe günü sonunda aşağıdaki siparişlerimiz D&R'a iletildi. Elimize ulaştığında adreslerinize göndereceğiz. İlginiz için teşekkürler. Yeni bir hediye talebini şimdilik cevaplayamıyoruz.

1- Jeux d'enfants /Love Me If You Dare/ Cesaretin Var mı Aşka (2003)
2- To Kill a Mockingbird/Bülbülü Öldürmek (1962)
3- La Haine / Nefret (1995)
4- A Serious Man / Ciddi Bir Adam (2009)
5- Melinda & Melinda (2004)
6- Hollywood Ending (2002)
Related Posts with Thumbnails